Öykü-cük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü-cük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2015 Çarşamba

Soğan

Bir fincan kahve içmek için boğaz manzaralı bir kafeye gittim. Tüm masalar doluydu. Pencere kenandaki  masada tek başına oturan kadın, el kol hareketleri yaparak  beni yanına çağırdı. Yanına gittiğimde kalkacağını söyledi ve beni masaya buyur etti. Teşekkür edip karşısına oturdum. Kadının suratı bir nedenle şişmişti. Gergin, pürüzsüz, dümdüz bir yüzü vardı. Üzerinde özensizce giyildiği belli, pahalı markalı giysiler vardı. Çantasına kitabını ve kalemlerini koydu. masada duran zarfı bana uzatarak iyi günler diledi. Şaşkınlıkla zarfı alarak gülümsedim bu tuhaf  kadına.

Garsona sütlü kahve ve kek söyledim. Merakıma engel olamayarak  zarfı açtım:
Saat 14:30 oldu. Zaman daralıyor. Makinada çamaşırlar dönüp duruyor. Mutsuzum ve soğan kokuyorum. Kalem tutan ellerim ve tüm bedenimi soğanla ovaladım. Beni bu hale, ben getirdim. Mutsuzluğumun nedeni kokudan mı? İnsan nasıl, ne şekilde  mutlu olabilir? Hangi yol mutluluğa vardırır? İçim alkol ve öfke dolu, kendime duyduğum öfke. Yapacak pek çok şey varken, kendimi soğan doğrarken buluyorum. İnsanlarla iletişmiyorum. Bazen kendimi, yüzümde zoraki bir gülümseme eşliğinde birilerine yemek tarifi verirken buluyorum. Sonrasında şu hastalığa bu iyi geliyormuş gibi şeyler deyişiyoruz tarif verdiklerimle, fiskos masası civarında. Konuştukça büyüyor karnım. Karnım büyüdükçe ben küçülüyorum.

Dedim ya, her tarafım soğan kokuyor. İçi çürümüş bir soğan gibiyim. İletişmediğim insanlar derdimin olduğunu söylüyorlar bana. Halının altına bile baktım. Bana ait bir dert bulamadım etrafta.

Tanrım tanrım! Tanrım?  Tanrı! ulu ve yüce olacağına çük kadar kalmışsın. Nereye gireceğini şaşırmış bir çük kadar. Kuklası olmuşsun zalimin. Yırtık dondan çıkar gibi olur-olmaz her yerdesin. Tanrı artık sen de benim değilsin. Ah Tanrı, seni bulsam, parça pinçik iğdiş edeceğim. Ne olmuş bu yarattım serüven? Senin kaderinde çük kadar olmak mı vardı? Sen mi sürdün bu soğanları elime? Kafamın içi soğan kokuyor. Oysa hayata şen kahkahalar yaraşırdı.

Ruhum kaçıyor, ben kovalıyorum. Sonra, sonra birden düştü ruhum, ayaklarım tam dibine. Ruhum bayıldı diye soğan kırıp yanına koydum. Soğanın kokusu bayılanı ayıltır sandım. Çok faydalıymış soğan, öyle duydum. Lakin ölmüş ruhum, ayaklarımın tam dibinde. Toprağın öte derin dibine gitti sonra. Ruhumdan hiç iz kalmadı geriye. Soğan kokusundan kaçtı ruhum... dedim kendi kendime.

Ruhum geri gelsin diye etraftaki (etraf dediysem üçodabisalonçiftveceli ev) soğanları attım. Her yeri hipoylan temizledim. Hipo  zararlı diyorlar bedene. Belki iyidir ruhlara? Ruh çağırıyorum, üçodabisalonçiftveceli evde. Geldiysen ruh, ruhum! masanın üstündeki fincanları kıpırdat. Kıpırdamıyor fincanlar. Zaman daralıyor. Dar zamanlarda makina çamaşırları döndürüyor. Zihnimde türlü makinaların çıkardığı çığlıklar yankılanıyor. Kendimi dışarı atıyor, bogaza karsi bakiyorum.

Boğaza karşı da, boğazımı çok sıkıyor hayat. Neyse!,  Boğazım hala yerinde.


Garson sparişimi getirdi. Ama boğazım, bogazımdan geçmedi hiçbiri.

23 Ocak 2015 Cuma

Kir

Çocuktum ya daha, apışaramdan kan geldiydi. Korktuydum ben çok, pek çok. Kime ne desem bilemediydim. Annem anladıydı da bana: kirlenmişsin, kir bi ömür her ay gelip seni bulacak dediydi. Korkumun üstünü bir de utanç bürüdüydü.

Yasemin diye bi kız oturdu anfide yanıma. Benim gibi uzaklardan gelmemiş Yasemin. Buradaymış hep, İstanbulda. Burnunda delik, delikte parlayan bir noktası var. Saçını kesip atmış Yasemin, oğlan gibi. Hep kısa etekliği.

Bi ay başımda, Bu dünyanın kiri akan kandan dedi Yasemin. Çok utandım kirim belli oluyor diye. Bana kitaplar, dergiler verdi Yasemin. Dergide mor yumruklar. Apışaramıza göz dikenlerin akıttıkları kandanmış dünyanın kirliliği. Savaşlardan, sömürü düzenindenmiş bunca kan. Yasemin bunları dedi, benim utancum da, korkum da  gitti.

Çok kızıyorum ben apışaralarına göz diken, kan döken, sömürü düzenine. Dünyada çok kanlar dökülüyor. Bu kan dinmeli. Dün okula polis geldi. Yasemin'i aldı götürdü.

31 Aralık 2014 Çarşamba

yenik

Genç adam pencereden dışarı seyre daldı. Işıklarla süslenmiş sokakta insanlar bir başlarına yürüyorlardı. Pencerenin  önüne geldiklerinde abartılı   kahkahalar atarak "çok muyluyum" diyorlardı.  Genç adam, sokaktaki herkesin yüzünde abartılı makyaj olduğunu fark etti. Banyoya gidip makyaj yaptı. Şık bir kıyafet giyerek sokağa çıktı. "Işıklı sokakta yürümek çok eğlenceli"  diye düşündü. Pencerenin önünde durdu, ağzını kocaman açtı , " Hah! hah! hah! çok mutluyum" dedi ve yürümeye devam etti. Bu sırada pencereden genç olmayan bir adam bakmaktaydı.

Genç olmayan adam "NE YENİK BİR ZAMAN" diye düşündü. Giderek büyüyen karnını okşadı. Bu uydurmacayı anlatan kişi endişeli: Doğum ne zaman bilinemiyor. Doğacak bebeğin neye benzeyeceği konusunda ise büyük kaygı içerisinde. Genç olmayan adam huzurlu bir gebe. Genç adam ise ışıklı yolda yürümeye devam ediyor.


10 Aralık 2014 Çarşamba

Tampon

Aynı şirkette çalışıyorduk. Aslı satış direktörüydü. Ben de insan kaynakları. O'na iyi elemanlar bulurdum hep, aramız iyiydi. Çocuk istiyordu ama olmuyordu. İlk eşiyle de çok denemiş. Genç bir adamla iki senelik evliydi. İyi çocuktu kocası, haftada bir ofise çiçek yollar, hoş sürprizlerle şımartırdı O'nu.

Benim doktoru önermiştim çok iyi doktordur. Tam ümidi kesmiştim ki kucağıma aldım nur topu gibi ikizleri; biri kız, biri oğlan. Aslı'da  denedi benim doktoru , ama bir türlü tutmadı tüp de. Sorun da yokmuş aslında, öyle söylemişti. Galiba az vakti kaldığını düşünüp stres yapıyordu. Aslında çok güler yüzlüydü,  kafasına takmazdı pek bir şey.

Burnuna deviasyon yaptırmıştı. Hafif kemeri vardı, onu da törpületmişti. Burnunun son halini göremedim ben. O gün, arabam bakımdaydı. Birlikte çıktık ofisten. Arabada bir sigara  yaktı. Ofiste hiç sigara içmezdi. Burnunda tampon vardı ama nasıl beceriyorsa, içiyordu o halde sigara. Ben rahatsız olmadım, zaten arabanın penceresini açtı. Kavşakta kırmızı yandı. Her zaman o kavşağa, çingeneler yayılır, çocukları su ve mendil satar. Çocuklara bakıp üfledi, pencereyi kapatacaktı, bi bana, bi sigaraya baktı. Bunlar da gelir yapışır şimdi diyorduk ki, ufak bi çingene kızı yanaştı. Pencereden Aslı'ya bakıp "geçmiş olsun abla sana" dedi ve gitti. Sonra sesi değişti Aslı'nın, ağlamaklı oldu. Ne oldu anlamadım, herhalde bu çingeneler dörder beşer doğurabiliyor, benim neden olmuyor falan diye düşündü.  Yeşilin yandığını geç farketti, arkadaki taksici çok kornaya bastı. Birden ofise dönmem lazım, unuttuğum doküman var falan dedi, beni bi taksi durağında  indirdi.

Eve gittim, bir de ne göreyim, televizyonda Aslı, köprüde intihar girişimi diye flaş haber geçiyor tüm kanallar. Aslı köprünün korkuluklarına çıkmaya çalışıyor, derken biri gelip tutuyor da yere fırlatıyor O'nu.  Sonra  ofise gelmedi tabi. Yerine benim O'na beş sene önce bulduğum çocuklardan biri atandı. Ben de arayamadım Aslı'yı. Şimdi arasam ne diyebilirim ki?

7 Aralık 2014 Pazar

Portre

Aynanın karşısına geçtim. Yüzüme bakarak resmimi yapmaya başladım.  Otoportre diyorlar buna. Kendimin resmini yaptım, kendime. Bittiğinde inanamadım, tıpatıp bana benziyordu, ben olmuştu. İnsanın kendi kendinin resmini yapması çok zor sanırdım, değilmiş.

Pencerenin önündeki divana oturup dışarı bakmaya başladım. Resim yapmadığım zamanlar camdan dışarı bakar, sokakta olanı biteni izlerim. O gün yorgundum ve divana uzanmak istedim. Dışarıda olan bitenden de geri kalmak hiç istemem. Yaptığım resmimi alıp cama iliştirdim, zira aynadaki görüntüm olan, tıpa tıp bana benzeyen resmin ben olduğuna hiç şüphem yoktu.

Divana uzanır uzanmaz, otoportrem sokakta olanı biteni tüm ayrıntılarıyla bana  anlatmaya başladı. Sokaktaki insanların zihninden geçenleri de bana aktarıyordu. Çeşit çeşit dünyalara dalıyor, türlü şaşırtıcı gizlere sırdaş oluyordum.  Benim için tarifi mümkünsüz bir zevk olmuştu onun bana anlattıkları. Bir süre sonra anlatılanlar ninni, divanın sert-saman döşeği yumuşacık pamuk olmuştu. Gözlerim ağırlaştı.

Kafamda asılı kalmış ağırlıklar. Boynumu eğmiş, yürüyor yürüyordum. Zihnim  nerede kala kalmıştı o gün? hatırlayamıyorum. İnce uzun bir sokakta yürüyordum. Yukarı baktım, derin bir nefes alıp, başımı sola-sağa çevirdim. İşte o an, bir evin penceresine ilişmiş bir portre gördüm. Portre bana bir şeyler fısıldıyordu.  Kulaklarımla işitmiyordum, bir sesti duyduğum tam zihnimin göbeğinde.  Portre bana, beni anlatıyordu.  Korktum çok. Gözlerimi kaçıramıyordum. Kaçmaya çalıştım, lakin ayağımın altındaki zemin boşlukta dönüyordu ve ben bir adım bile ileri gidemiyordum. Kaçamıyordum, mıhlanmıştım.  Kuyu gibiydi, dibini görmek için eğildiğinde yutacak cinsten dipsiz bir kuyu. Fısıldadığı şeyler iliklerimde yankılanıyordu.  İnsan, dipsiz bir kuyu, kendine baktıkça derin bir bilinmezle hemhal olunuyor. Sonunda çaresizce teslim oldum o penceredeki portreye.

Üzerime bir meltem esti, masmavi bir boşluk okşadı beni. Koştum...

3 Şubat 2014 Pazartesi

Lolipop

Çıplak ayakla sokakta  yürüyen, annesi çoktan gömülmüş çocuğun ayakları çok küçüktü. Yerdeki kırık, siyah cisimler battıkça, çocuğun ayakları kanıyordu. Çocuk babasını arıyordu; yıkık, deşilmiş binaların olduğu sokaklarda. Ufak ayakların kandan  izlerini takip ettim. Aylardan Recep'ti ve çok üşütüyordu patlama sesleri.

Gülen yüzlü Sam amca çocuğun yolunu kesti ve çocuğa bir lolipop uzattı. Çocuk lolipopu almadı. Sam amca çocuğun burnunu sıktı. Çocuğun burnu kanadı. Sam amcanın ellerine  kan bulaştı; gene! Burnu ile nefes alamayan çocuk ağzını açtı. Sam amca lolipopu çocuğun ağzına soktu. Çocuk böğürdü ama duyan olmadı. Gökte uçan kapkara kuş, Sam amcayı alıp  götürdü.

Kulaklarım çınladı,  yer-gök inledi: Allahuekber sesine. Sonra soğuk kılıcın sesi duyuldu. Gökten yere kesik kafalar düştü. Çocuğun kanayan ufak ayaklarının yanına babasının kesilmiş başı düştü. Allahuekber sesi dinmedi. Aylardan Recep diye miydi?

Sam amca, beni televizyonun önüne oturttu. Televizyondan  genen "haydi sen de sınırsız tarifeye geç, özgürce konuş" cümlesi zihnime mıhlandı. Sınırsız tarifeye hapsoldum. Sam amca bana da lolipop verdi. Benim burnum kanamadı ama çocuğun burnundan kanlar fışkırırcasına akmaya devam etti. Lolipop elime yapıştı. Televizyondan "esefle Esed'i kınarız" diye sesler geliyordu. "Kınaları al Sam amca, münasipçe kullan. Recep vaktiyle kanatma çocukları" dedim, sınırsız tarifenin hapsinde.
Recep vaktinde çocuklar çok kanıyor.

10 Ocak 2014 Cuma

Hırsız Var

Muhammet, kömür gözeleri uzaklara bakan, kiraz dudaklarını ısıran, tüyü bitmemiş bir mübarek oğlan. Rahmetli babası inşaatta sıva yaparken gözü kararıp boşluğa düştüğünde, altı yaşındaydı Muhammet. Anacığı biricik yetimini eksik bırakmamak için çok çırpındı ancak tuhaf bir hastalık geldi de O'nu buldu; sağ yanı ve yüreği titredi durdu. 

Şehrin yorgun yollarında,  fukara mahalleliyle şafak sökülür. Muhammet on bir yaşında, arabasıyla düştü o yollara. Teneke, plastik, şişe, kutu, gazete, işe yarar ne varsa topladı Muhammet. İlkin, eldivenlere rağmen acıdı elleri, körpe bedeni sızım sızım sızladı. Pes etmedi Muhammet; yürüdü-yürüdü, aradı-buldu. Zamanla acıyan elleri nasır bağladı, bedeni de nasırları gibi katılaştı. 

Muhammet'i işbaşında görenlerin kimi "bakamıyorsan niye doğurursun bu çocuğu" diyerek söylendi. Kimi üst-baş, kimi de evde biriktirdiği geri-dönüşümleri verdi. Günler sırayla geldi-geçti: Cumartesi-pazar kalabalık ve bereketliydi. Diğer günler, çocuklar okula giderdi. Cuma en güzel gündü;  kokusu, gürültüsü, karmaşası keyif veren pazar kurulurdu.  

Muhammet büyüdü mü? Bulduğu oyuncağı değil, kaygan kağıttan renkli dergiyi kendisi için ayırdı. Şehre karanlık çöktüğünde anacığının titrek ellerle kaynattığı çorbayı içip, devşirdiği bu dergiye baktı. Okumaya koyuldu da, bir paragrafı bitiremeden gözleri kapandı. Anacığı üzerine yorgan örttü.

Ertesi gün hava çok soğuktu. Muhammet’in burnuna pazarın kokusu çalındı. Daha dün, cuma değil miydi?  Günlerin hızına şaşırarak ilerledi. Pazarın girişine konulan yeni çöp konteynerini gördü, yanaştı. Ayıklarken çöpleri, gözü takıldı kaldı: Muzlara; pazarın ilk tezgahındaki.

Pazar arabasına oturttuydu babası. Tezgah hizasından seyre daldıydı pazarı. Bir kadının torbasından  elmalar yere saçıldıydı. O, yerdeki elmalara bakarken, babası bir  muz aldıydı. Hayal meyaldi; babasının gülümsemesi, derin yarıklı ellerin kabukları yavaşça soyuşu, muzu uzatışı, başını okşayışı, "büyüsün, aferim oğluma" derkenki sesi. Çok sevdiydi o gün muzu, bir daha yedi miydi?

Tezgahta duran muzlar mıydı canının çektiği? Bilemedi. Cebinde para yoktu. Çıkınında ekmeği vardı da karnı aç değildi. Yeni konteynerden çok pet şişe çıktı. Bitirdi işini. İlerlemeye başladı. Tezgahın yanından geçerken durdu. Abiler-ablalar ellerinde bir tomar gazeteyle yolda yürüyordu. Gazetelere baka kaldı. Gazeteler, abiler-ablalarla pazara girdi. Muhammet'in gözü gene tezgaha kaydı. Arabasını yüklendi,  adım atacaktı ama ayağına bir kasa muz takıldı. Eğildi, kasayı tezgaha doğru itti. Muzlardan biri öbekten kopmuş, tek başına, en üstte duruyordu. Babasının soyduğu muz mu sanmıştı? Elini muza uzattı. Pazardan bir ses yankılandı: "Hırsız Var! Halktan çalıyorlar! Yazıyor! Hırsız var!"

Anacığının elleri oluverdi sanki Muhammet’in elleri. Muz yere düştü.  Doğruldu, arabasını yüklendi,  koşarak ilerledi. Titreyen bacaklarıyla daha öteye gidemedi, köşe başında durdu. Kaldırıma oturdu, başını eğdi, gözyaşılarını yere akıttı.

   

19 Aralık 2013 Perşembe

Yetim Hakkı

Nur topu gibi bir oğlan, pak yüzlü, al yanaklı, kiraz dudaklı, tüyü bitmemiş Süleyman. Okuyamadı sonuna kadar,  orta! başlamadan terk. Babası  inşaatta sıva yaparken, kararıvermiş gözü;  kat-kat, pat! düşüvermiş boşluğa. Anacığı çırpındı durdu da, kanatları uçuramadı Süleyman'ı. "Yetime hak" diye buyurdu muhtar, çırak oldu Süleyman, mahalledeki berberin dükkanına.

Çırak Süleyman, havlu sarar boyunlara. Eli titrer geçirirken iğneyi havlunun uçlarına. Ah o çatık kaşların altındaki kem gözler! Süzerler; boynu bükülen, kiraz dudakları büzülen Süleyman'ı. Berber başlar Allah'ın iziniyle, kırt kırt da kırt kırt...

"Süleyman!"

Titrek eller iğneyi çıkarır. Havluyu yuğurur. Fırçayı pudralar. Usta alır sertçe! fırçayı, ufak ellerden.

İki çift göz süzerken Süleymanı; O, kapar havluyu dışarıya silkeleyip asar. Bir derin nefesle içeri girer Süleyman. Usta göz eder, Süleyman kolonya tutar. Kokusu gezinirken kolonyanın, kem gözler Süleyman'ı seyre dalar. Dil yavaştan çıkar, dudakları yalar. Yalanan dudaklar, pütürlü suratta sağa sola kayar. Bakmaz da, görür al yanaklı Süleyman.

Gece çöker berber dükkanına. Yerde süpürülecek kıl kalmaz. Süleyman'a izin var, dükkandan çıkar. Dışarıda kem gözler, Süleyman'ın ufak gövdesi tir-tir titrer.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Zübeyde

Ortaokul sıralarında henüz mayalanıp da, hafiften kabaran  çocuklardık. Memelerimiz de aklımız gibi yavaştan  kabarmaya başladıydı. Sırası gelen, gizliden yakın bildiği arkadaşına sokulur,  bir ömür yakasına yapışacak kızıl kadınlığını haber eder, merak edene naylon torbaya sarılı  patiskadan aybaşı bezlerini gösterirdi.

Bigün üst sınıflardan haber geldi, nöbetçi örtmen Zübeyde'ymiş. Boş ders oldu mu , bizim sınıftaki oğlanları çıkaracak, kızları kontrol edecekmiş. Ne kontrolü olduğunu tam anlamadık tabi. Tenefüste dedi kızlardan biri: "Sütyen, jüpon giymiş miyiz onu kontrol edecek. Sütyenin kopça yerini uzunca çekip bırakıyormuş. Sütyen kırbaç gibi yara yapıyormuş. Formanın eteğini kaldırıyormuş da jüpon giymediysen bacaklarına tahta cetvelle vuruyormuş. Arada donun temiz mi diye bile bakıyormuş." Bi korku saldı bizi "yalan!" dedik o kıza . "Yok iki gözüm yere aksın, ablam bigün ağlayarak geldiydi eve. Anneme anlatırken duydum ben" dedi.

Hiç dersimize girmemişti Zübeyde, ne örtmeniydi onu bile hiç bilmedim. Gösterdi kızlardan biri bana Zübeyde' yi: Kabarık saçlı, koca gözlüklü, pütürlü suratlı o sıska kadını. Koskoyu bööle bok gibi bi yeşil döpiyesi vardı; üstünden hiç çıkartmadığı.  "Ay bu muymuş Zübeyde" deyivermiştim. Şeytan gibi geldiydi bana o gün Zübeyde. Hınçlandım çok, Zübeyde'yi bir tekmeyle bizim mahalledeki kuyuya atasım geldi, zaten aybaşımda bitek benim olmadıydı daha.

Bir sene boyunca, Zübeyde kontrole gelir diye korkuyla bekledik ama gelmedi. Boş derslere hep Din örtmeni geldi. O da deli mi ne? Peygamberimiz efendimiz diye başlıyor anlatmaya, hıçkıra hıçkıra ağlıyor, sonra sıranın tepelerine çıkıp Şeytan diye gürlüyor. Suratı kırmızıdan mora bürünerek anlatıyor; dün gitmiş de görmüş gibi cehennemi. Tövbe tövbe! Zübeyde gelse de, bari bu korkulu bekleyiş bitse, hem bundan iyidir diye geçtip durduydu içimden.

Ben de oldum bigün aybaşı. Sonra aybaşılarım aybaşılarını kovaladı. Zübeyde gelmedi. Kızlardan biriyle anlaştık birgün, takip ettik Zübeyde'yi okul çıkışı. Yüzümüzü anamızdan arakladığımız eşarplarla kapattık. Sıkıştırdık kuytuda Zübeyde'yi. Birimizin elinde tahta cetvel, ötekinde kocaman tahta pergel, yıkıntı bi evin içine soktuk  Zübeyde'yi. Sütyenini çekiştirdim, korkudan titriyordu Zübeyde, ağlamaya başladı. "Söyle Zübeyde! neden?" dedim. Yatılı okuldayken müdire hanımdan öğrenmiş kontrol etmeyi Zübeyde. Biz yatılı kalmıyoz da kontrol edilmiyoz diye üzülmüşmüş Zübeyde. Daha üstüne gidemedim, eridi bok yeşili döpiyesin içinde. Jüponuna, donuna bakmadım artık Zübeyde'nin, hem göresim de gelmedi. "Tamam Zübeyde ağlama, kalk ayağa da bidaha kontrol yapma" dedim. Çıktık yıkıntı evden koşarak. Pergelle cetveli mahalledeki kuyuya attık. Kimseye de anlatmayalım bu olayı diye kuyu başında yemin ettik.

Zübeyde okulda dolanmaz oldu, bidaha hiç karşılaşmadım. O sene mezun oldum okuldan. Zübeyde de emekli oldu dedi kızlar.




7 Kasım 2013 Perşembe

Battaniye

Kokulu dükkanlarda bulamazsın bizim gibisini. Pazar tezgahlarında alıcı bekleriz çoğu zaman. Bazen kamyonete doldurulup sokak sokak gezdirilir, megafondan ünlenen marifetlerimizi dinleriz. Fukara örten battaniyelerdeniz. Az yün, çoğu polyesterdendir içimiz. Yanlış anlaşılmasın  abiler, ısıtmada üstümüze yoktur. Müşteriler bizden pek memnundur.

Yüzü eskimiş divanlara örtü oluruz bazen. Bizlere sığınıp usulca sevişir kimisi. Ayazda titrerken bize sığınanlar olur. Kimi bebesini sarar, kimi de ölüsünü:
Ölüler de bebe kadardır bazı. Sererler bizi henüz soğumamış toprapa. Barutun ve kanın iç burkan kokusu siner üstümüze ve parçalanmış bedenleri evlatların; konar üst üste: kol, bacak, gövde, baş; fukara evlerin battaniyeleri gibi delik deşiktir. Ağıtlar yakılır, dövünürken böğürleri morarır anaların. Böyle! bizle sarılıp sarmalanır ölüler; sayemizde o parçalanmış bedenler, yekpare girer Kara Toprağa! Ruhları ise sizinle gezinir.
  
İşte marifetleri bizlerin, fukara Kürt'ün battaniyelerinin.





Soldaki foto:  28 aralık 2011 şırnak-roboski'deki köylüleri bombalayarak yapılmış olan katliamdan bir kare: 17 si çocuk 34 insanın battaniyelere sarılı ölü bedenleri.
Sağdaki foto: Cumhuriyetin 90 yılında ihtişamlı kutlamalar yapılırken İstanbulda, Şemdinli'de 8 yaşındaki Behzat Özen'in elinde, yerde bulduğu havan topu patladı. 8 yaşındaki Behzat'ın katliamından bir kare.

1 Kasım 2013 Cuma

Ağaç

"Çalışacaksın efendi, çalışacaksın mutlak!"
Çalışmakla bir sıkıntım yok, çalışırım da ben gönlümce. Amma erken emekli olanı kınıyor İstanbullu. En yakınınızdaki bile: "boş" vakitlerinizi kıskandığından mıdır, işe yaramaz para etmez bir şahsiyet olduğunuzu düşündüğünden mi? bilmem ki neden? can alıcı sözlerini inceden batırıverir kaba etinize. Düzenin çarklarında daha da yontulmaya zorlar sizi. Kendi günahını çıkarır belki, belki yalniz yontulmak istemez, belki boşlukta kaybolmanızı istemez, belki de açlıktan sefalet çekmenizi? Bilemem ben neden, ama emekli adam batıyor millete.


Erkek adam işinde gücünde yakışık alırmış.Hem canım sıkılırmış çalışmazsam: Anadoluda olsam kaveler varmış, gider muhabbet edermişim oralarda. İstanbulda kave yokmuş da, cafe varmış, onlara da cebimdeki para yetişmezmiş.
CAnım sıkılmıyor hiç?  Boş an buldumğumda ağaçlara bakıyorum efendim. Düzenin çarklarında eylerken hayatımı ne boş anım, ne de bakmaya bir ağacım vardı benim. Şimdi tüm ağaçları benim İstanbulun. Yaprakların kımıltısı, ışığın dallara- yapraklara vuruşu, rüzgarla kıpraşan renkler- sesler-hisler... Ağaçlara bakan can, nasıl sıkılır bilmem ki? Neyse bu gün ağaç olmak istiyorum...

22 Ekim 2013 Salı

EngelSizsiniz

Engelsizsiniz dediler, dediler de:  engel mi? engelsiz mi? olduk biz. Engeller var; önümde koydukları gorgoların*: dizildiler, geçemiyorum bir türlü. Atlamaya gücüm kesmiyor. Atlaya yazarken büyüyüveriyorlar. İş kafada bitiyor diyorlar. Oraya da koymadı mı gorgolar engelleri? Öyle gördüm ben, gorgoları Erbil'in heryerde….



Erbil'e yazılmış Arif mektuplar**, onlara bakıyordum ince ince, düşünceli. Kapısı açıldı dükkanın, kitap dükkanının. Tangur tungur gürültü eşliğinde zevzek bi adam sesi:‘Tamam mı oldu mu?‘. Soruya narince geldi yanıt: ‘Tamamdır çok teşekkür ederim'. Merak ettim döndüm kapıya doğru yavaşça. Papatya gibiydi yüzü genç kızın, kucağında çantası. Gülümseyerek girdi içeri, tekerleri çevirerek.  Amma ilerleyemedi: koridorlar pek dar, tekerlekli sandalyeye yer yoktu dükkanda. Bir tek girişte yığılmış Cemal Süreyya-ya temas edebildi. Temas ederken kitaplara deydi kolu: koridorlar çok dar tabi. Kitaplar devrileyazdı, çok sıkıldı çocuğun canı, yüzünden belli. Aldı bir Sevda Sözleri açtı baktı içine. Canım sıkıldı benim, çok kızdım koridorlara. Çıktım dükkandan kapıda iki kocaman basamak indim ben. Tekerler nasıl inecek? hangi yolda gidecek? İçim sıkıldı çok. Bağırmak istedim: Engelsizsiniz !
*Leyla Erbil (Leylâ Erbil),Tuhaf Bir Erkek - İş Bankası Kültür Yayınları
**Ahmed Arif, Leylim Leylim (Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar)-İş Bankası Kültür Yayınları

26 Eylül 2013 Perşembe

Örmek

"Seviyorum pencere  önünde örmeyi. Sokaktan gelene geçene bakıyorum ara sıra. Senelerdir örerim. Üste başa ördüklerim bir yana, perdeler, masaya yatağa örtüler... Ördüklerimi satmaya kalksam dükkanlara sığmaz, ilmikleri saymak bir ömre sığmaz.


Doktor, “Teyze, örme artık” dedi. Duramam ben evladım, örmeden nefes alamam. Örmek mi  beni eğriltti?  Boynuma, bileklerime, bacaklarıma ağrılar indi. Bendeki hastalık belki. Bazen ellerim, kollarım hareket etmez, öremem. İşte o zaman yaşamak bana zul gelir.


Kızım : “Örme artık, ihtiyacın mı var kazağa, ben de kullanmam bunları,  neden  örüyorsun?” diyor.  Torunlarım da istemiyor ördüklerimi. Ama ben örmeden duramıyorum evladım. Örmeyince insan nasıl diner, nasıl katlanır ..?


Çocukken kocamış insanları hiç sevmezdim. Ölsün artık bunlar, üstü kabuk bağlamışlar derdim. Bir nine vardı, körpe yanaklarımdan öpmeye çalışırdı rahmetli. Hemen gider elimi yüzümü yıkardım. Ben tertemizim çok şükür, elim ayağım tutuyor. Çok kızıyorum hala yaşadığıma, çok kızıyorum evladım."


Komşum Hatice teyze, benden selamı alır, nasılsın demeye kalmadan başlardı anlatmaya. Anlattıklarını dinlerken sıkılır, kaybettiğim zaman için üzülürdüm. Selası okunuyor rahmetlinin. Hatice teyzeden bende kalan, boynuma iliştirdiğim atkım ve kıymetsiz bir pişmanlık hissi şimdi.  


23 Eylül 2013 Pazartesi

Gerektiği İçin



Eski tanışım bir sokak satıcısı var. Sabahın erken saatlerinde, iki oğluyla birlikte köşebaşına tezgah kurar. Yuvarlak  kafasına yapışık saçları, kocaman gözlerinin tam ortasında duran hareketsiz göz bebekleri ile zihnime yer eden tanışımı ziyaret ettim. Gözlerinin akı sapsarı, cildi solgundu. Yanında sadece ufak oğlu vardı. Diğer oğlu geçenlerde ölmüş. Ölüm nedenini hakkında konuşmak istedim. Oğlunun ölmesi gerektiği için öldüğünü söyledi. Tezgahta duran ufak çocuğa bakakaldım. Üst başının her zamanki gibi pislik içinde,saçlarının yapak yapak olması dışında oldukça sağlıklı görünüyordu. Tanışa dönerek, kendisinin sarılık olabileceğini ve  büyük oğlunun da sarılık nedeniyle ölmüş olabileceğini, doktora gitmesi gerektiğini söyledim. Kendisinin ve ölen oğlunun sarılık olmadığını söyledi. Oğlu ölmesi gerektiği için ölmüş.

Ağustos 2013




not: karalama 95 de yapılmıştır

Muhbir


Bir grup insan büyük bir magaranın içerisindeydik. Sularla kaplı türlü odacıkları ile bir sarnıcı anımsatan bu mağaraya sığınmıştık. Dışarıda düşmanlarımız vardı ve ölmemek için onlardan kaçıyorduk. İçimizden bazılarının muhbir olduğunu düşünüyorduk. Muhbirler dışarıdaki düşmanlara seslenip yerimizi söyleyecekti. Bu nedenle önce muhbirleri yok etmek gerekiyordu. Benim elimde kılıca benzer  bir cisim vardı.  
Mağaranın dizlerime kadar suyla dolu odalarından birinde yatak vardı.  Birisi yatağın üzerine uzanmıştı ve ben onun muhbir olduğunu, bu nedenle öldürülmesi gerektiğini düşündüm. En öldürücü darbe olacağı için elimdeki cismi alnının ortasına batırdım. ‘Çılok’ diye canlı bir ses çıktı. Cansız bedeni ardımda bırakıp mağaranın içerisindeki odalarda ilerlemeye devam ettim. Az ilerde gene bir yatak vardı. Yatakta bir çocuk oturmaktaydı. Çocuğun muhbir olduğunu düşündüm. Elimdeki cismi öldürücü darbeyi vurmak için yukarı kaldırdığımda birden kendimi ve öldüreceğim çocuğu uzaktan gördüm. Öldürülmesi gereken çocuk henüz dört yaşında olan oğlumdu. Ben ise kafasında siyah fötr şapkası olan, sivri çeneli, düz saçlı, kırmızı pelerinli bir adamdım. 
Kendimi ve öldürülmesi gerekli oğlumu uzaktan gördükten sonra o bedenden sıyrıldım ve izlemeye koyuldum. Adam elindeki cismi oğlumun alnına batırdı. Oğlum aldığı darbeden sonra  sevimli ve çocukça şeyler söylemeye başladı. Bunun üzerine sinirlenen adam cismi oğluma rastgele batırmaya başladı. Oğlum üzgün ve kanlı yüzüyle hüzünlü şeyler söyledi. Taze kanın kesif kokusu burnuma geldi. Adam oğlumun kafasını kesti ama oğlumun sesi dinmedi, ses kulaklarımda yankılandı. Uyandım! burnumda kan kokusu ve sevimli çocukça cümlelerle...

Ağustos-2013



"Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise, bir dava uğrunda gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir." Çavdar Tarlasında Çocuklar J.D Salinger  S:176

Ölmek, öldürmek istemedim. Olgunlaşmış bir insan olduğumdan değil elbet: Gösterişsiz biçimde yaşama isteğim dava uğruna değil, mecburiyettendir. Düşünüyorum, dudaklarım mühürleniyor. V e tek yapabildiğim; kabusus görmek... 


1995 den kalan bir karalama






22 Eylül 2013 Pazar

İnsanlık Anıtından Sonra

Bienal ziyaretim, kamuyu, öteki-leri, şehri, sistemi, bir araç olarak sanatı ,… yeniden düşünmeme sebep oldu. Eserlerden bir tanesi “ İnsanlık Anıtı: Yardım Eden Eller ” ismini taşıyordu. İki dudağın arasından çıkan bir söz ile yıkılan, Kars’ taki  “ucube” eser, Bienal'de yeniden üretilmiş ve düşünmeye, hissetmeye, anlamaya birkere daha vesile olmuş.
İnsanlık anıtının yıkımı bende derin bir öfke yaratmıştı. Bienal ile  anıtın  karşıma çıkması, anıtın yeniden üretilmiş ve üretilecek olması tatlı bir duygu.
Ben de çapım kadar İnsanlık anıtını yeniden üretmeye çalışmıştım. Derinlik ve estetikten yoksun olduğumun farkındayım elbet. Ama elimden gelen bununla sınırlı. Umuyorum; sınırlarımı ve çapımı genişletebilirim.



Yol-mak
“İnsanlık  anıtının başı hava şartlarına rağmen kesildi”  haberi gazetelerin ilk sayfalarını doldurdu. Gökten insanlığın  gözyaşıları indi, o gözyaşıları sonra buhar oldu.

Şerife’nin  gözünden de inidi o gün gözyaşları, anıttan uzak bir şehirde, yaşamaya çabaladığı dört duvar atölyede. Şerife sildi gözyaşlarını, yüzünü duvardaki aynaya döndü. Çok zaman olmuş sanki aynaya bakmayalı, görüntüsüne ürperdi. Uzunca baktı kendine, bakışları derinleşti. Aynada kaybolayazarken, ayaklarına sürünen kedisi Pırtav’a irkildi. Şerife’nin yüzünü derin, şefkatli  bir tebessüm bürüdü. “Bahar geldi, unuttun beni Pırtav. Bu sabah gözlerim yollarda kaldı.” diyerek, Pırtav’ın mama kasesini doldurdu. Pırtav  mamayı yedi, uzun uzun baktı. Şerife’ye. Sonra mutfağın korkuluklu penceresinden, geldiği yoldan, gitti.

Parlak bahar güneşi,  Moda’nın ara sokaklarında  geziniyor.  Şerife atölyeye çevirdiği  evin bahçeye bakan salonunda, güneşle canlanan, rüzgarla salınan bitkileri izliyor.  Güneş  usuldan  odanın içine giriyor. Ortada duran, kocaman, eski,  ceviz çalışma masasında dolanıyor ilkin. Köşede üzeri çarşafla örtülü  şövaleyi , raflara dizilimiş kitapları, fotoğrafları, bibloları, ufak heykelleri, özenle hazırlanmış rengarenk figürlerin olduğu seramik kapkacakları yokluyor.  Kenardaki kanepeye ilişmeden  güneş atölyeyi terk ediyor. Ortalığın kararmasıyla  Şerife  ışığı yaktı. Daha önce hazırladığı kalıbı masaya koydu. Gene, görmek dahi istemediği eseri için kalıba dökeceği malzemeyi yeniden hazırlıyor, bir yandan da söyleniyor: “ Yıllardır aynı büst, siparişi al- yap!  Sanatım...”  Nefesinin sesi kesik kesik Şerife’nin.  Kendi kendine söylenmeye devam ediyor, elleri giderek hızlanıyor, bir an önce siparişi bitirmek istiyor.  Gözünün önüne gelen saçlarını koluyla geri atıyor.  Aniden tok bir ses duyuldu. Kalıp masadan düştü, Şerife artık sövüyor. İşi gücü bırakıp, köşedeki  kanepeye oturdu. Bir sigara yaktı, kanepeye uzandı. Sigaradan yayılan dumanı seyre dalmışken tavanda bir başına çırılçıplak duran ampulün ışığı zayıfladı, sonra ışık yok oldu.  El yordamıyla yaktığı mumu masaya koydu Şerife,  masada put gibi oturuyor.  Pürüzlü, kalınca, saman renginde sayfaları olan defterini açtı, sayfayı karalamaya başladı.  Sayfayı dolduran çizgiler, aylar sonra bitirebileceği  “yol-mak” isimli tablosunda çırpınan bir kadıncık oldu. Kadının gözlerinin altında halkalar, çelimsiz bacaklarıyla yürümeye çabalıyor. Bitkin, umutsuz, elinde bohçası. Bohçasını yüreğine yaklaştırıyor, ürkek, yaşlı gözlerle  Şerife’yi süzüyor.  Kitaplar yazarmış  kocası.  Çok sevmişler birbirlerini.  Aşkla doldurdukları yaşamlarını karabasanlar sarmış.  Bir gün kocasından haber alamamış. Haberi gelmeyen çok insan varmış. Gelen haberler karadelik olmuş, kaçanlar yollara düşmüş.

Şafak söktü. Söküğün yerini derin bir boşluk doldurdu. Hiç bunca yorgun bir sabaha tanık olmamıştı Şerife. Çorak ve ıssız yollarda boy boy titrek silüetler sayfalarca yürüyor. 

Kadının bakışları boşlukta uzadı. Bohçasını saldı. Titrek bacakları salındı, dizleri kırıldı, ayakları yerden kesildi.  Avuçlarından önce silik yüzü gördü; sert, kuru, kokusu bile olmayan toprağı.  Nasırlı, kirli elleriyle doğrulmaya çalışıyor. Ellerine güç verdikçe, kemikleri ve damarları nasırlı deriyi parçalayacak gibi oluyor. Doğrulamıyor kadıncık. Gözlerinin feri gittikçe azalıyor.

Şerife’nin güngörmüş elleri yüzünü örtüyor: “Dayan, dayanmalısın...” diyor,  ama olmuyor. Kadının  tükenmiş bedeni doğrulamıyor. Yürüyüş devam ediyor.

Şerife’nin buz kesmiş ayaklarına Pırtav  süründü. Şerife sarıldığı kedisine yaşlı gözlerle  yitirdiğinin adını fısıldadı : “ Nadin’di onun adı….”  

Yukarıdaki Yol-mak adlı kurguyu 2010 un sonlarında  yazmış olmalıyım. Fethiye Çetinin'in Annanem adlı kitabını yeni okumuş ve gözyaşlarımı dindirememiştim. Gittiğim kurs için  bir ödev yapmam gerekiyordu. Ödevden bu çıktı. Kimse ne anlattığımı anlamadı ama neyse...  Aşağıda  anıtı resmetmeye çalıştım: